“Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar.”
Jean Jacques Rousseau
Sanatların ve
bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş
mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu
sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe,
psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde
olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin
itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen
insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız
olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir
merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan
aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır?
Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa,
küstahlığa ve hatta Allah'a karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau,
“Tanrının yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş
araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.
“Tanrının bana
verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin
olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne
yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya
meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.
“Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve
sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe
erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar”
diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük,
adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı
hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na
saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet
başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı,
şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma
makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli
olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu
ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor
Rousseau.
Sanatlar
elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun
içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve
sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız
nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah
haline geldi.
Adalet güzel
şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa
hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı,
gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye
görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada
erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve
çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı.
Pek çok ülkede
deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak
var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları
yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu
ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse
edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi
gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk,
aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi
duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi
gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı
savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.
İnsan ruhunun
mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir
katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu.
İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan
her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu
bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı,
sanatlar da ahlâksız yaptı.
Dünya yeniden
bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş
gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani
ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan
dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder