25 Kasım 2017 Cumartesi

Biz değişmedik arkadaş!



Biz değişmedik arkadaş! Onlar değişti…

Değiştiler efendim, çok değiştiler. Dönüştüler. Nereye, hangi yöne, niçin bilinmez. Ama gerçekten değiştiler. Zevklerimiz, hayallerimiz, dertlerimiz değişti. Hedeflerimiz, ideallerimiz, yöntemlerimiz dönüştü. Niyetlerimiz, amellerimiz ve korkarım ibadetlerimiz bile değişti.
Hoşgörümüz, sabrımız ve dahi kırmızıçizgilerimiz değişti. Algımız, fikrimiz ve anlayışımız şekil değiştirdi. Görgümüz, ahlâkımız ve eyvah ki inancımız değişti!
Yaşama biçimimiz, kimliğimiz, karakterimiz değişti! Yahu değişti işte, baştan aşağı “biz” değişiverdi!
Dilimiz, sanatımız, edebiyatımız değişti. Sözlerimiz, şarkılarımız, nağmelerimiz… Şiirimiz, hikâyemiz değişti; dramlarımız, dramalarımız başkalaştı.
Sahnemiz, ekranımız, vizyonumuz değişti. Ustamız, üstadımız, modelimiz dönüştü işte. Kuklalara, butafor heykellere dönüştü rol modellerimiz, kimsesizleştik. 

Sakalımız değişti, başörtümüz, tesettürümüz, hayâmız, edebimiz… Haramımız, helalimiz, mahremimiz… Kadınımız, erkeğimiz değişti, büyüğümüz, küçüğümüz. Küçük yuvalarımız, akordeon rezidanslara dönüştü. Sınırlarımız daraldı, perdelerimiz indi, evlerimiz değişti.
Taşlı tozlu, ama temiz patikalar, parıltılı ana yollara dönüştü. Yatsıda secde yerini aydınlatan ışıklar yönünü değiştirdi. Gözlerimiz pencereden dışarı karanlığa çevrildi. Yolumuz, yordamımız, gözümüz, gördüğümüz değişti.
Neredeyse bildiğimiz her doğru değişti. “Bizce”, “bizde”, “bize göre” gitti, “bence” yerleşti dilimize, gönlümüze, zevkimize. Ölçülerimiz değişti, standartlarımız, mihengimiz! 

Atamız değişti, beyimiz, efendimiz. Âdetimiz, örfümüz, geleneğimiz eski sandıklara gömüldü.
Yüzümüz değişti efendim, gözlerimiz, bakışlarımız. Yönümüz, baktıklarımız…
Ellerimiz değişti, tuttuklarımız, tutunduklarımız, uzandıklarımız.
Kulaklarımız, dinlediklerimiz, duyduklarımız değişti. Umursadıklarımız, önemsediklerimiz.
Benliğimize çok şey unutturdular; unutmayı sevdi, kabullendi, keyiflendi, heveslendi.
Okuduklarımız, yazdıklarımız değişti, gözümüz, kalemimiz delirdi! Nefsimiz delice sevindi!
Faziletlerimiz, erdemlerimiz gitti, benliğimiz oduna dönüşüverdi.
Davamız, cihadımız değişti. Beynimizi, ruhumuzu kemiren çileler çoktan çekip gitti. Ruhumuz çileden çıktı ve zıvanadan çıktı nefsimiz!

Her şey değişti, ama her şey. Ahlâk değişti, dava değişti, kıble, mihrap, kitap değişti…
Cebimiz değişti, paramız değişti. Vakfımız, derneğimiz dönüştü.
Şeytan ile nefis bile değişti. Ee ruh durur mu, o da değişti!
Fakat biz değişmedik arkadaş! Zaman değişti, şartlar değişti, dünya değişti, ama heyhat biz değişmedik!

Biz değişmedik arkadaş!

23 Kasım 2017 Perşembe

Neccaar!




Rabbim benimle konuştu, desem inanmazsın
Neccar
Rabbim benimle konuştu
seni anlattı
köşkünü nasıl kendi ellerinle yaptığını
dilin bir ıskarpela gibi nasıl putları oyduğunu
tokmak tokmak kafama vurdu.
övüncüm oldun, utandım
Neccaar!
hiçbirimiz inanmadık senin kadar
 
şehrin en uzak yerinden koşarak geliyorsun hâlâ
Neccar
sarılmaya bir çocuk ancak böyle koşar
isimsiz ayetlerle övgüler dizmiş
binlerce kez seni tekrarlamış diller, anlamadan
Neccaar!
dağlarda hep senin izin var

Rabbim bana küstü, desem inanır mısın
Neccar
Rabbim bana küstü
inan senin yüzünden
bedenimden hiç vazgeçmedi gitti bu başım
yüreğim hiç kaldıramadı yükünü inanmanın
hastalığım oldu bu dert, onmadım
Neccaar!
cüzzam içimizde yaşar
 
putlar inananların içinde
bin bir marifet gösteriyor
Neccaar!
başını alıp gidesim var
dağ dağ aşıp kavimsiz bir yerde
o güzel başın içine giresim var.


(Hece Dergisi, 239. sayı, Kasım 2016.)

22 Kasım 2017 Çarşamba

Naat




Seni gören gözü gören göze turâb olayım
yak beni avucunda bir yudum âb olayım

hocanın gâfili, nübüvvet vârisinden bîhaber
altın silsilene ben, âlem ile kurban olayım

cehaletimi zatından bilmek lütuftur bana
hâk-i pâyinde diz kıran Kusvâ’n olayım

ben sorayım sen yüzüme bir gül
o güzel dizin dibinde Cibrîl olayım

ilm bir kıyl u kâl imiş dedi pek aziz dedem
Bâb’ul Medine elinde Zülfikâr gibi keskin olayım

kim âdil ise sevdin, onu sevdirdin bana
gözlerimi hakka açtır, El-Fâruk gibi âdil olayım

Sen dedinse hak bildim, beni de sıddîk eylesen
nefsimi tut da vur ayağıma Yâr-ı Gâr’ın olayım

yol sensin, yolculuk senin, ben bendenim
Maksûd-ı âyân sende gizli, Burak ile revân olayım

levlâke levlâk hitab-ı şerifi tacındır senin
şefaat et ente mûtû şerefine mazhar olayım

ismimi zikre lüzum yok, utanmaktır şiârım
iki cihanda emre âmâde Zi’n-Nûreyn olayım.





21 Kasım 2017 Salı

Manolyam



 -hâlâ âşık olabilenlere-

 
güçlüyüm, ihtiyarların dilinde kalan türkünün
sılayı sızlatan sazın
şehirleri göğe taşıyan akın akın ruhların
ve antika bir gürzün anıları kadar
öyle kan revan…

kanlı sahneler birikmiş gözümde
hülyalı akşamlar arayan manolyam
savaş uçakları evirip çeviriyor bizi
bir kurşun dolaşıyor dünyayı uçtan uca
kalbi sürülmede diyar diyar insanın
aşk günahı bekleme benden

ölümden besleniyor toprak, günahtan gök
utanca doğuyor güneş, kedere batıyor
anâsır-ı erbaa şimdi güç, para, seks ve cinayet
maya tutmaz, batık gemide meşk olmuyor
her yer bir umarsız şarkı şimdi
manolyam
içimde külleri yarınların
“ah! bahçeler baştanbaşa eylül”

güçlüyüm, yüzündeki kan izi kadar bir çocuğun
cehennem marşında dünya, karakutusu kayıp
ellerimde ne çiçek, ne bir can, ne de hüzün
bitimsiz bir çöldeyim manolyam
toprağı pamuk şekeri gibi karıştıran
babaların utancı kadar
öyle yola revan…

(Temmuz Dergisi, 7. sayı, Şubat 2017)

20 Kasım 2017 Pazartesi

Şairler ve Şiir Soruşturması -Dergibi.com-

Şiir yazmaya neden ve nasıl başladınız?

Şiir yazmak bir çığlıktır. Seven bir insanın, sevdiklerini kurtarmak için hiçbir şey yapamadığı zaman can havliyle bağırması gibi… Haykırmak istedim çıktığımızı sandığımız yolda yuvarlandığımızı. İlerlediğimizi, yükseldiğimizi sanıyoruz, ama kendimizden, şerefimizden uzaklaşıyoruz. Gemimiz batıyor ve hepimiz son saatlerimizi sarhoş bir eğlence içerisinde harcıyoruz. Habibullah (sav)’ın övdüğü, hakkı, Hakça, Hak’la konuşan şairler zümresinden sayılmak ve Yunus’un buyurduğu iz üzerinden seslenmektir muradım:

Bana da söyleme derler, öleyim mi böyle
İnsana dil ne gerektir, hak söylemeyince…
Bir cümleyle şiiri nasıl tarif edersiniz?

Bir cümle yerine, “Şiire Şiir” adlı şiirimden birkaç mısra ile tarif edebilirim:

Siz bakmayın kısır yarınlara, son dualarıma
Şiirdir dizimde hâlâ bir çocuk uyutan.
Şair olduğunuza ve şiir yazdığınıza pişman oldunuz mu hiç?

Şair olduğumu söyleyemem. Şiir söylemeye çalışıyorum. Pişman olmak denemez elbette, ama her yazdığım şiirin bir öncekinden daha ileride, daha güçlü, daha içli olması ve yeni bir söyleyiş getirmesi gerektiğini bilmek büyük bir yük. Pişmanlığın aksine, müminlerin derdini seslendirebilme sorumluluğunu hissettiren Rabbime şükrediyorum.

İlk okuduğunuz şairi ve şiir kitabını hatırlıyor musunuz?

Rahmetli babam Mustafa Miyasoğlu’nun rehberliğinde okumaya başladığım için ilk okuduğum şair kaçınılmaz olarak Üstad Necip Fazıl’dı. Çile kitabı ile şiirin ne denli güçlü bir kale olduğunu keşfettim. Kemalist rejim ve sol kültür iktidarının ilkokul kitaplarından başlayarak dayattığı ikinci ve üçüncü sınıf o “ünlü” müteşairlerin şiirimsileri ile estetik zevkim bozulmadı elhamdülillah.

İlk şiiriniz nerede yayınlandı?


Ben de edebiyatla ilgilenen ve aşk hevesinin kanında kaynamaya başladığı her genç erkek gibi ilk gençlik yaşlarımda şiirimsi metinler denedim. Pek çok müsvedde bir süre sonra tabii ki çöpe gitti. “Seni Sevmeyi Sevdim” adlı bir şiirim o zamanlar bir dergide yayınlanmıştı, ama henüz şiir yazamadığımı kendime itiraf edip uzun müddet şiir yazmayı bile denemedim. Yıllar sonra yeniden şiire cüret edene kadar yalnızca okudum. Bu arada hikâye ve roman üzerine yoğunlaştım. Şiir içimde bir yerlerde nadasa bırakılmalıydı. Çünkü en çok kızdığım husus, şiir yazamadığını kendine itiraf edemeyip, yazdıkları saçmalıklarla “yeni şiir” türettiğini zanneden müteşairlerin iddiasıdır.

Şiirinizi basılı görünce neler hissettiniz?

Her şiirim ayrı bir heyecan uyandırır bende. Bir fikir ve ilham ile başlangıcından, sancılı yazılış süreci ve bir dergide yayınlanarak okuyucu ile buluşuncaya kadar her devresi ayrı heyecan. Daha sonra hepsinin bir araya gelerek bir kitapta buluştuğunu görmek ise daha da başka. Kitap heyecanı biraz çocukça elbette. Asıl önemli bulduğum şiirin son halini alarak bir dergide yayınlanarak insanların şehadetinde tarihe geçmesi. Bu çok önemli benim için. Çünkü Mümin kardeşlerimle acımızı paylaşıyorum ben…

Bu şiiri bizimle paylaşır mısınız?


Seni Sevmeyi Sevdim metni, çocukça bir heyecandan, şiirsel bir çabadan öteye bir anlam taşımadığı için saklamamışım. Onun yerine yine ilk şiirlerimden birisi olan “Met-cezir” şiirimi paylaşayım.

ne zaman bir gemi bulsam, limanlarında
parlar gözlerin, seferlerim yanar
dönerim, sessizliğin uçurum

sessizliğin yine şehrimin sesi
dilim tutulur, içim karaya oturur

yalım yalım yanarım
içerlerim susar

ateşten dehlizler açar içimde
körükler yangınımı bu met-cezir
ne zaman bir fırtına koparsam, dolaylarında
bungun gözlerin ihtilal yapar
kolların boynumda bir ilmik
saçların sarmal bir urgan

kalemim kırılır, beyaz gömleklere girerim
içli içli içerlerim
içsesim kanar…


Sizi en çok etkileyen 3 şairi söyler misiniz?

Fuzuli, Necip Fazıl, Erdem Bayazıt

Tufan olsa ve yeryüzünde tek bir şiir nüshası kalsaydı, o şiirin hangisi olmasını isterdiniz?

Bu çok zor bir soru. Birisini söylesem, diğerinin hatırı kalır… Ama bir tercih yapmam gerekirse, bu soruya karşılık aklıma gelen ilk beyitten yola çıkarak,
“Yer ve gök su vermem dediği zaman
Her tarlayı sular arkımız bizim” 
diyen Üstad’ın “Şarkımız Bizim” şiiri diyebilirim.

Mısra-ı bercesteniz hangisidir?

Üstad’ın baştan sona bir müjde olan “Müjdeler Olsun” şiirinde geçen “Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!” mısraıdır aklıma en çok kazınanlardan biri…

En beğendiğiniz şiir kitabı adı nedir?

Üstad’ın Çile’si benim için sıralama üstüdür. Ondan sonra ilk sırada Erdem Bayazıt’ın “Bütün Şiirler”i.

Keşke ben yazsaydım dediğiniz bir şiir var mı?

Asla. “Keşke”, Müminin kelime haznesinde yer almamalı. Ben “iyi ki” derim. Çok sevdiğim şiirler, şairleri tarafından iyi ki yazılmıştır. Önemli olan güzel sözün söylenmiş olması, kimin söylediği değil. Hatta bunu anlatmak için yazdığım bir şiirde şöyle haykırdım:

damla damlaya çarpmaz, rahmet omuz omuza
şu ilahi taksimi kıskanmak da nedir
kim ne güzel söylerse O’ndandır O’ndan
sen dinlenirken bir başka bülbüldür şakıyan

ölü doğar bu göçte mütekebbir şairler

yâr sesine akan bir kervandır gönlümüz
marşımızda soyunsun herkes kendisinden
ne geliyorsa güzel, biz bildik Rabbimizden!


Şiir yazamamak üzer miydi sizi?

İnsan söylemek istediğini söyleyemeyince elbette üzülür. Ama şiiri kendi yazdığımdan ve şairleri kendimden mülhem saymak gibi bir küstahlığa kapılmadığım için, yazmadığım yıllar boyunca yazılanları mutlulukla okudum. Nihayetinde hepsi bir kader. Kelimeler de kaderle uçar…

Nasıl yazarsınız? Zaman, mekân önemli midir?

Şiir bir duygu halinde geliyor aslında ve ilham diye bir şey kesinlikle var. Öncelikle bir niyet var diyelim, hakkı güzel sözle söylemek niyeti. Bir derdim, birileri gücenir mi diye aldırmadan doğruları söylemek gayretim var. Genellikle gece yarısından sonra, dünya biraz daha sakinleştikten sonra yazabiliyorum. Şeytan unutturmadığı müddetçe abdestli olmaya özen gösteriyorum. Mekân genellikle çalışma odam, ama bazen otobüste giderken yahut bir toplantıda aklıma bir mısra düşüyor ve hemen cep telefonuma kaydediyorum. Şiir bitene kadar her yerde onunla hemhalim. Bu yorucu, ama çok doyurucu bir süreç.

Çağdaşlarınızdan beğendiğiniz şairler var mıdır? İsim verebilir misiniz?

Elbette beğendiğim ve takdir ettiğim şairlerimiz var. Şiiri İslâm davasına hizmet olarak gören şairler seviyor kalbim. Ali Emre, Fatih Budak, Murat Soyak, Yağız Gönüler, Mehmet Narlı, Mustafa Uçurum aklıma ilk gelen kıymetli isimlerden. Elbette güzel şiirleri olan başka pek çok şair arkadaş ve ağabeylerim de var, ama hepsini yazmak gerekse liste uzar. Kimsenin de alınmasını istemem doğrusu…

Şiiri bırakmayı planladığınız bir yaş var mı?

İnsan sevdiği ve muhtaç olduğu şeyi bırakmayı niye planlasın ki? “Artık şiir yazmayı bıraktım” gibi sözler hep reklâm kokusu gibi gelir bana. Allah kuvvet ve nefes verdikçe yazmayı dilerim. Ama söyleyecek bir sözümüz kalmadığı gün bırakmak gerekebilir elbette.

Sizden daha genç şairlere 3 altın öğüt verir misiniz?

Bir şair olarak değil, ama ağabeyleri olarak benden daha genç şairlere birkaç şey söylemem gerekse öncelikle “Aman kardeşim haddinizi bilin” derdim. Şairlik küstahlık değildir, tüm ahlâk ve terbiye normlarının üstüne çıkıldığı bir taht değildir. Şiirde imge vardır, ama şiir sadece imge değildir. Kelime ve kavram artistliği yaparak daha güçlü bir şiir yapılabileceğini sanmayın.


Dergibi.com, 14 Ekim 2017.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Tut Elimden Rüzgâr


kehkeşana sarılıp bir mağarada uyudum
uyandım kapıda bekleşirken köpekler
mızraklar dikili şehirlere, kitaplar nehirlere düşmüş
güneş bir gönül peşinde kaçmış mesneviler şerhine
sarılmış bütün bulutlar o güzeller güzeline
gökler çınlıyordu önce zulümden
şimdi sessizlik yakarıyor adamın eline
her insan ayrı dilden konuşuyor
gidişine dönüyor dünya
kimseler ilişmiyor kimsenin kalbine

Süleyman ile halvetteyim ben, anlamıyor münadi kargalar
ben evlerinize dilsiz, duvarlarınız bana çarpıyor
çalıverin kahırla davullar, ağır aksak bir küheylan
düğün alayından teneşire adam değil nal toplar
sarsıntıdan, yarından, hiç kurumayan kandan, çıkmayan candan
ölümden değil üç harfliden, geceden, gölgesinden
daha bilmem nesinden ölümüne korkan kodamanlar
pek de cesurlar, yalansız diyardan korkmayanlar

dinlenmeyen bir huysuz ihtiyar
gibi içinizden geçip giderim
cebimde hiç konuşturmadığınız kelimeler
görmezsiniz beni siz
ben kalbinizi göremem

şuraya bir umut bırakıyorum yüzyıllık rüyamdan kalan
bahar kokulu o mağarayı da bastınız biliyorum
gidecek çok yerlerim var daha, kovulacak köylerim
ben şimdi yemyeşil bir çöle dönüyorum
kuşları saldım içimden
bütün uçtuklarını unutmuşlar
tut elimden rüzgâr
ben daha çocuğum.

(Aşkar 42. sayı, Mayıs-Haziran-Temmuz 2017)

Sanat ve Ahlâk

“Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar.”
Jean Jacques Rousseau 

Sanatların ve bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe, psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır? Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa, küstahlığa ve hatta Allah'a karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau, “Tanrının yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.
Tanrının bana verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.
“Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar” diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük, adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı, şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor Rousseau.
Sanatlar elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah haline geldi.
Adalet güzel şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı, gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı.
Pek çok ülkede deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk, aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.
İnsan ruhunun mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu. İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı.

Dünya yeniden bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.