“Dünya
üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”
Sözlerin canı
var sanki. Söyleyen dudakların duygularını, özellikle de öfkelerini
paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin
varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz
cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz,
kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün
kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de
söylerler ölümsüz sözleri. Nemrut’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana
kadar uçuşur kelimeler, ama bilmez, umursamazlar incitici söz söyleyişin bir
anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.
Yayınevinden
çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa
yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar
gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin
tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be
kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!
“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül.
Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir
kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana
tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o
kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.
Bir köpek,
elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla
burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça
veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası.
Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?
İlk kez tokat
attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan
şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di
zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime
ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan
beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya
ve sıcaktır şiir…
Babam, devamlı
meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa
sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem
uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı
kendi yaşam alanına terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da
umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi
aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye
ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.
Belki de sessiz
bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, samimi bir
merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan
yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini
anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama
yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve düz insan anlayışına göre fazla bilimsel
ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem
bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.
Bir dereceye
kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta
Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı
babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine
bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için
edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey,
annem için ise rahatlık, istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre
zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.
Babam
insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve
kapatan bir saygı uyandırmıştı. Hiç unutmam, bir gün elimde kumbaramla odasına
girmiştim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş
ışığını hayallerle ya da fikirlerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış
kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi
çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında
parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir
kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.
Kumbaramı açıp
bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum.
Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para
vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir,
ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.
Babam nadiren
benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün
nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa
birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü
görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence
bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda
canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.
Babam o günden
kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken
annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif
neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü
bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine
benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O
sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun
yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere
kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu
kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi
resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi
değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini
gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.
Annemin,
“Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin
bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses
çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı.
Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye
almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, televizyon
dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan
seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Baba olmadım, olamazdım. Çünkü ‘baba’
benim için iyi biri değildi ve küçücük bir insanın en çok güvendiği kişi olmak
lanet gibi bir şeydi ve evet, ben baba olmak konusunda lanetliydim. Anne
olamadığı için huysuz bir çocuğa benzeyen karıma kızmıyordum, suçlamıyordum da
onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı
olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.
Hem nereden
bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz
olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya
kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü
yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla
hızlanıyor…
Babamdan sonra
bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz
bir engellinin koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam
halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın
gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının
onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını
düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama
yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin
gerçekleşmesini mi, yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden
edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç
konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın
seccadesinde namaz kıldı.
Evimiz, babamın
gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların
düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce
yaşamını sürdürdüğünü sezmek zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur
yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi
ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi
yeniden, yeniden canlanıyordu sanki.
Ve ben şair
oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine
şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz
olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah
kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi
tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup yeni bir hayatın içine
gönüllü hapsoluyordum.
Yayın
dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde
yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi
yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür
ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan
midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi,
yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim
olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.
Bir zaman sonra
babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi
resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Pencereden bakıyor ve insanları
yürüyüşlerinden, hareketlerinden, giyinişlerinden yargılıyor, sürekli
eleştirme, tenkit etme ihtiyacı duyuyordum. Giderek katlanılmaz, yabani bir
adam olduğumu hissediyordum. Ona benzediğimi fark ettikçe, babamın sürekli beni
gözetlediği hissine kapılıyor, giderek kendimi daha kavgacı biri gibi
hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek
daha kötüydü.
Bir gün babamın
ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen
ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye
sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz
duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle
röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim
de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.
Babam yıllardır
Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi
ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış.
Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan ve
elbette çok eleştirilen bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça
yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek
çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.
Sonra, yani çok
değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden
tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı
kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini
dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra
duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan
annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle
bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun
varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.
Babamı
kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar
ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini
anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun
babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından
ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim,
heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin,
sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan
eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu
görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu
umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu
satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben
olamadım, sen şair ol.”
Tam babama göre
bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu
satırları karıma okuduğumda, bir özür cümlesi beklercesine yüzüme bakmış, okuma
yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir
tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine
benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin
babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır
insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan
şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen
bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli
ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir
zaman, içten içe Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de zaman zaman
teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve
çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.
Hızlı hızlı
yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim,
sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe
bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce
hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir
şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim
karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken
bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan
hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama
içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını
topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım.
Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız
yoktur.
Hareketsiz,
soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi
beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?
Polisi aradım.
İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:
- Ölümcül bir
şiir yazdım memur bey, dedim.
- Efendim?
- Karımı öldürdüm…
Gerisi, şiiri
bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.
(Ay Vakti 114, Mart 2010.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder