16 Ekim 2018 Salı

Ehl-i Sünnet Akâidi

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat alimlerinin üzerinde icma etmiş oldukları itikadî prensipleri içeren eser, klasik akâid/kelâm kaynaklarının ihtiva ettiği ilâhiyat,semiyyât ve nübüvvât meselelerini anlaşılır bir dille anlatmaktadır.
"Müslümanım" diyen herkesin muhakkak okuması gereken bir eser...


Kitabı temin etmek için : 


Ehl-i Sünnet Akâidi /İSMAİLAĞA YAYINLARI

İslâm'da protestanlık merakı!

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın inayet ve lütfuna sığınarak başlamalı yazmaya ve okumaya…
Hıristiyanlık’ta Protestanlık mezhebi üzerine uzun uzadıya bir açıklama ile başlayabilirdik fakat kanaatimizce buna hiç lüzum yok. Protestanlık, kısaca, güya Hz. İsa’ya (a.s) inandığını iddia eden ve kendilerini ‘Hıristiyan’ olarak adlandıran tahrif edilmiş inanca mensup insanlar arasında başgösteren karmaşadan istifade ederek ortaya çıkmış reformist bir mezheptir. Yani tahrif edilmiş bir dinin, iyice tahrif edilerek tabiri caizse ‘kuşa çevrilmiş’ yeni halidir.
Konumuz elbette Hıristiyanlık ve Protestanlık değil. Meselemiz İslâm dini üzerinde oynanmaya çalışılan hain oyundur.
Yüzyıllardır devam eden harici akımın, son yüzyılda ‘akılcılık’, ‘modernizm’, ‘çağa uydurma’ gibi çeşitli fraksiyonlar halinde ulaştığı nokta belki de en tehlikeli evresinde. Şimdi burada bir parantez açmak icap ediyor. Bu noktaya gelinmeden önce 13. yüzyılda Hıristiyanlar arasında uygulanan ve amacında başarıya ulaşılan dini protesto ve hâkim inancı yerle bir etme tecrübesinin iyi anlaşılması gerekiyor. Protestanlığın doğuşunda yaşananlar ve ortaya sürülen argümanlar bugün, İslâm dünyasındaki manzara öne sürülerek bizzat 14 yüzyıllık İslâm inancının kendisi için uygulanıyor. Tahrif edilmiş bir inanç olan Hıristiyanlığın ‘geleneksel’ yapısını, ‘kiliseyi’, yani özetle dinin mevcut halini akıldışılığın ve geri kalmışlığın müsebbibi olarak tesbit ve teşhis eden zihniyetten tevarüs eden günümüz ‘aklı’, aynı argümanları İslâm dini için de kullanıyor.
Genelde ehl-i sünnet yolunun, Anadolu özelinde de Hanefilik-Maturidilik akımının Müslümanları (haşa) geri bıraktığını, hatta radikalizmi bu mezheplerin doğurduğu gibi akıl almaz herzeleri dile getirme cür’eti gösteren hoca görünümlü zangoç-akademisyenlerin yaymaya çalıştığı fitne aşikâr. Müslümanların cahilliği ve tembelliğinden faydalanarak, İslâm inancının kendisini mesul göstermeye çalışan bu nasipsiz zihniyet, İslâm’ı Hıristiyanlıkla aynı kefeye koyarak Lüteryen bir yaklaşımla “dinin reforma” ihtiyacı olduğu iddiası üzerinde duruyor. Böylelikle şuursuz Müslümanların dine olan güvenini elinden almak ve dine mesafeli olanların da tamamen inkâr yoluna sapması için bilinçli olarak çaba sarf ediyor.

EN BÜYÜK KOZ YEŞİL FEMİNİZM
Özellikle kadınlar ve onlarla ilgili dini hükümler üzerinden toplumun İslâm’a bakışını sarsmaya çalışan zihniyetin en büyük kozu ise Yeşil Feminizm olarak adlandırdığımız akım. Satılacak her ürünü kadınları kandırmaya yönelik reklâmlarla pazarlayan kapitalist mantığın hazırladığı “kadınlara sonuna kadar özgürlük” fikrinin hedefi şimdi de aynı yöntem ile dini tahrif etme. Dünyada olduğundan çok daha hızlı bir şekilde buldumcuk hastalığına kapılan Türkiye’deki Müslüman kadınların zaafından faydalanan bu reformist zihniyet, kadınların nefsine ağır gelecek her hükmü inkâr etme ve böylece kadınları (ve onlara yaranmak için canını verecek erkekleri) yanlarına çekme suretiyle tahrif çalışmalarında başarıya ulaşmayı umuyor. Devlet aklının da maalesef büyük bir hevesle destek verdiği en büyük argümanları ise: “Kur’an’da kadınlar için şu yasak var mı?” Bu sinsi cümle ile Peygamber (sav) sünneti ve ashabın uygulaması ve 14 asırlık ehl-i sünnetin adab-ı muaşereti bir anda çöpe atılmış oluyor. Ve arzu ettikleri sünnetin bağlayıcılığını kaldırma konusunda başarılı da oluyorlar!

ORTAK NOKTALARI EHL-İ SÜNNETE SALDIRI
Son yıllarda arşı titretecek boyuta çıkan ve çeşitli hallere bürünen ‘reform’ girişimlerinin buluştukları ortak noktalara dikkat edildiğinde, aslında nasıl sinsi bir amaca hizmet ettiklerini anlamak hiç de güç olmuyor. Kendilerini akılcı, yenilikçi, modernist, reformist, mealist gibi görünüşte olumlu (!) sıfatlarla niteleyen bu güruhun oluşturduğu felsefe 14 asırdır süregelen ana akım ehl-i sünnet itikadına saldırı üzerine kurulmuş. Mezhep inkârcılığı, müfessir ve müçtehidleri yok sayma, ashab-ı kirama yönelik itibarsızlaştırma çabası, zayıf hadisleri bahane ederek hadis-i şeriflere yönelik toptancı bir inkâr yaklaşımını yayma, yazılan bütün tefsirleri gereksiz sayıp kendilerine ait bir “inkârcı tefsir” mantığıyla düzinelerce kitap ve saatlerce konuşmalar düzenleyerek şuursuz Müslümanları inkâr saflarına çekme… Adım adım hadsizliklerini bir üst perdeye taşıyan bu mülhid ve fâsık güruh, karşılarında ciddi bir direniş görmemekten aldıkları cesaretle işi, âyetlerin mânâlarıyla oynamaya, kısım kısım inkâra kadar vardırdı.
Bu bid’at yolların bu kadar çoğalması ve İslâm coğrafyasında yüz bulmasının temel nedeni ise ehl-i sünnet dairesinin dışına çıkıp yer yer küfre batan harici mezheplere yönelik zamanında ve gerekli tedbirlerin alınmamasıdır. Bunu bugün dile getirmenin önü, her ne kadar “sakıncalı” ve “İslâm birliğine mugayir” gibi argümanlarla kesilse de işin hakikati budur! İslâm’da inanıyorum diyeni tekfir etmemek esastır elbette, lakin küfrü gerektirecek eylem ve söylemi her kim derse desin din dairesinin dışına çıkıp kâfir olmuştur.


EGO İLE İNANCI YIKMAK
Bir taraftan yenilik ve reform adı altında deizmi yayarak Anadolu’nun iman ve itikadını hedef alan ve hatta bunun için yabancı kaynaklardan para desteği bile aldıkları kanıtlanan bu hoca görünümlü ajan zangoçlar, bir taraftan da neredeyse azınlık konumuna düşen ehl-i sünneti “gelenekçi”, “biatçi,” “yobaz” gibi sıfatlarla küçük düşürüp sindirmeye çalışıyor. Dini her hükmü kısıtlı akıllarıyla tartmaya ve ‘mantıklı’ bulduklarını kabul edip ‘mantıksız’ bulduklarını reddetme yaklaşımı benimseyen bu güruh, son çağda batı tarafından tüm dünyaya aşılanan ‘sen her şeyin en iyisini bilirsin’ hastalığından faydalanıyor. Bilimi inancın üzerine çıkarmayı, kişisel zekâyı ve onun kabul ettiği her şeyi “anlama” ve “inanma”nın önüne koymayı şiar edinen ve dünyaya da bunu yayan isyan aklı, şimdi son vuruşunu yapıyor. Kendisinden daha büyük bir otorite tanımaz hale gelen insan, ne dini birikimi, ne tevatürü, ne de ilmi yeterlilik ve tecrübeyi umursuyor. Varsa yoksa koskoca bir “ben”!
Sürekli olarak pompalanan “bırakın isteyen istediğini söylesin, fikir özgürlüğünün önüne geçmeyin” argümanının dayanıp geldiği son nokta Resulullah (sav) ile birlikte tartışmaya kapatılmış olan iman ve itikad prensipleri. Fakat artık bu akılcılık egoizmi öyle bir noktaya gelmiş bulunmakta ki, ne hadis-i şerifleri nazar-ı itibara alıyor, ne de âyet-i kerimeleri. İşin acı tarafı artık bu açık küfrün gizlenmeye bile ihtiyaç duyulmaması. En trajik olanı ise Müslüman olmak için asgari düzeyde gerekli ve tartışmasız olan naslara muhalefet edenlerin ilahiyatçı-hoca olarak kabul görmesi, kendilerine hayran zavallılar tarafından holiganca savunulması ve ektikleri fitne tohumlarına karşı mücadele etmenin radikalizm olarak gösterilmesi!

DİYANET VE İLAHİYAT FAKÜLTELERİ NE İŞE YARAR!
Kuruluş sebepleri ve işleyiş biçimleri dikkate alındığında Diyanetin bir bütün olarak ve ilahiyat fakültelerinin büyük çoğunluğu itibarıyla dinimiz üzerinde on yıllardır yapmaya çalıştığı tahribatı defaatle konuştuk. Kendilerine bu minvalde eleştiri yöneltildiğinde şiddetle karşı çıkmalarına rağmen şu soruyu sormadan edemiyoruz:
Diyanet ve ilahiyat fakülteleri, Fazlurrahman, Ali Şeriati, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani ve hatta Roger Garaudy gibilerinin açtığı fitne yollarına karşı bugüne kadar ne yaptı? Bu gibi ajanların oryantalist-reformist-modernist yöntemlerle 14 asırlık İslâm birikimine Protestan ve materyalist bir yaklaşım-yıkım getirmesine ve bütün bu fitneleri "felsefe" adı altında masumlaştırmalarına karşı ne yaptı? Bu zevatın ektiği tohumlarla büyüyen Yaşar Nuri, Fethullah Gülen, M. İslamoğlu ve benzeri birbirinin türevi münafıklara karşı nasıl bir tedbir alındı?
Bu sorular elbette her zaman olduğu gibi bu gün de cevapsız bırakılıyor…
Bir zamanlar moda olan ateizm ile Anadolunun imanına istedikleri tahribatı yapamayanlar şimdi bu amaçlarına, yeni moda olan ve “din içi dinsizlik” olarak tarif edilen deizmi yayarak ulaşmaya çalışıyor. Bu çabalar elbette yüzyıllar sonra ilk kez çıkmış bir fitne değil. Her dönemde birbirine benzer bu küfür akımları ortaya çıkmış ve inanç tarihinin çöplüğüne atılmıştır. Fakat bu son dönemdeki muhtemelen yapılan en zekice ve sinsice olanı, çünkü insanları en büyük zaafları olan akılları ile kandırmaya çalışırken Kur’an-ı Kerim ile aldatıyorlar.
Ama şunu bilmelidirler ki İki Cihan Serveri Resûl-i Kibriya Muhammed Mustafa (sav) o mübarek ömürlerinde bir mucize olarak bugün yaşanacak olan bu manzarayı aynıyla ifade buyurmuşlardır.
Mülhidlerin Allah’ın dini üzerindeki hain emelleri asla başarıya ulaşamayacaktır. Çeşitli fırkalar icat etseler dahi ehl-i sünnet inancını yok etmeyi başaramayacaklar.
Hiç şüphemiz yoktur ki, İslâm’da Protestanlık hevesi kursaklarında kalacak.
Rabbim dillerini, zihinlerini ve imkânlarını kurutsun!..

13 Temmuz 2018 Cuma

Benden Başka Hepsi Güzel


hani yazıyorsunuz ya tumturaklı
cümle hayran olmuyor değil
dili yeniden inşa ediyorsunuz ya
barok binalar aşk ortasına
yüzümü tutuyor koca bir şehir
yaradılışı hatıra kalan
bir ben daha düşüyor kapımıza
bu gri sessizlikte

her şey beni unutun diye hâlbuki
çiçeğin solması, suyun akışı, akşam oluşlar
kovalıyor kâinat kendi kendini
gün hep doğmakta, dün ölsün diye
kayan yıldızlar perdeleri yırtıyor
yırtınıyor arş, beni aşın beni aşın!
kimse girmez benden içeri
benden başka hepsi güzel

kıskacındayım inanmanın, avucunda yanmanın
tatlı bir acı hep omuzlarımda
ortasındayım sonuna kadar yaratmanın
benimle aramızda
bir Allah, bir de ben varım

atılmış kelebekler gibiyim dünya denen avluda
seccademin ucunda batıyor Nuh’un gemisi
ruhum acıyla çevrili bir muhabbet adasında
aşk dedim, ne anladı münadi
gidiyorum, ben kalıyor orta yerde

her saat Seni vurur, her zerre döner Seni
daracık sokaklar, kurşun kalem sesi, çırpınışları kanatların
sensizlik vehmi nasıl dile gelir
varlık da Sen, yokluk da Sen!
Sen al beni benden
ben, bir tek Sana yakışır

yıldızlar buradan ne kadar da küçük, buralar oradan
şükür ki kalp hepsinden büyük, sığıyor Yaratan.

(Beşinci Mevsim Dergisi , 1. Sayıda , Mart 2018.)

Ekmek Su Kitap ve Kütüphane

Okuma alışkanlığı, en büyük eksiklerimizden biri. Türk insanının okumayla başı hoş değil. Kitap, gazete, dergi vs. bilgi ve kültür taşıyıcısı entelektüel ürünlere yaşamında gereği kadar yer vermiyor ülke insanı.

Bir cümleyle, her şeye yer var da milletimizin yaşamında; okumaya, kitaba, bilgiye yer yok. Oysa modern, gelişmiş vs. sıfatlarla anarak peşinden koştuğumuz dünyada bambaşka bir tablo var bu bağlamda.

Kütüphanecilik biliminin teorisyenlerinden Jesse Shera, bireylerin geleneksel ihtiyaçları olarak bilinen “hava”, “su”, “yiyecek” ve “barınma”nın yanına, beşinci olarak “bilgi”yi, hem de kırk yıl önce eklemişken, bugün bile bu noktada durumumuz iç açıcı değil.

Ne kadim bilgi kaynağı kitapla ilişkilerimiz bağlamında, ne de bilgi kaynaklarının hizmete sunulduğu kütüphanelere değer verme noktasında yüksek sesle olumlu ifadeler dile
getirebiliyoruz.

Yıllık olarak yayımlanan kitap sayılarından okuma alışkanlığı oranlarına, okul kütüphanelerinden halk kütüphanelerine kadar geniş bir yelpazede küçük bir karşılaştırma yapmak, bu konularda gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkın ne denli büyük olduğunu gözler
önüne sermeye yetiyor.

Kısacası, Shera’nın beşinci sırada temel gereksinim olarak saydığı “bilgi”nin hatırı sayılmadığı gibi; kitap ve kütüphane de, ekmek ve su gibi aziz bulunmuyor ülkemizde.

Kitabı temin etmek için : 


Ekmek Su Kitap ve Kütüphane / Erol Yılmaz / HARF EĞİTİM YAYINCILIĞI

10 Haziran 2018 Pazar

Ehl-i Sünnete muhalefet, Anadolu’ya ihanettir!


İki cihan serveri, uğruna yaratıldığımız Resûl-i Kibriya Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (sav) âlemlerin Rabbi olan Allah’tan (cc) bize naklettiği ve ashâb efendilerimiz, tabiin, tebe-i tabiin ve onların yoluna yürekleri ve namuslarıyla sahip çıkan salih ve müttaki güzel kulların sayesinde haberdar olabildiğimiz, Allah katında tek din olan İslâm’ı, Efendimize nakledildiği şeklin kendisi olan ehl-i sünnet yolunu tahrif çalışmaları 14 yüzyıldır çeşitli şekillere girdi. Haricilikle başlayan ve sair ehl-i fasıkın çabaları elbette Allah’ın dinini gölgede bırakmaya güç yetiremedi, yetiremeyecek de. Fakat Yahudi vesair küfür ehlinin, ehl-i sünnete (yani İslâm’a) karşı uydurduğu ve/veya desteklediği harici fırkalar karşısında, Allah’ın dininin kalesi konumuna gelen (yükselen) nadir coğrafyalardan biri olarak Anadolu, son asırda ve özellikle son yarım yüz yılda olağanüstü bir tahrif hücumuna uğruyor.
Bir taraftan rahatlarını bozmayacak, onları korkutmayacak, Hıristiyanlıktakine benzer “gazapsız, yalnızca sevecen bir Tanrı”sı olan bir inanç isteyen, ama zevahir icabı “Müslümanlıktan” da çıkmaya cüret edemeyen bir güruh için Yaşar Nuri Öztürk gibi “laik ilahiyatçı” modeli uyduruldu. Ahiretini dünya ikbali için bile bile satan, Kur’an-ı Azimüşşan’ın ve Resül-i Ekrem’in yolunu terk eden ve cahilleri peşinden sürükleyen bu “din hainleri”nin bulandırdığı zihinler, daha sonra “hoca” sayıldığı günlerde bile kelime-i tevhidi pazarlık konusu yaparak münafık olduğunu kanıtlayan Fethullah Gülen ile “hoşgörü, dinler şemsiyesi, ortak inanç” gibi ila-yı kelimetullaha muhalefet fikri ile zehirlendi. Dine ihaneti, millete, vatana, devlete, ekonomik ve sosyal düzene oluşturduğu tehdidin binde biri kadar önemsenmeyen bu azılı münafığın açtığı gediği, “Bize Kur’an yeter” diyerek her biri kendisini birer müfessir, müçtehid ve hatta birer “Peygamber” zannedecek derekede, Kur’an’ı anlamak için Peygambere ihtiyacı olmadığını iddia edecek kadar küstahlaşan zavallı bir güruh yetiştiren fasık Mustafa İslamoğlu doldurmaya başladı. Fethullah Gülen’den aşağı kalır yanı olmayan, ama henüz “devlete ve sosyal düzene” daha doğrusu, konformistlerin rahatına yönelik bir tehdit oluşturmuyor sanıldığı için, yaptığı “din ihaneti” umursanmayan bu münafığın başını çektiği tahrif çalışmasına bir de Müslüman olduğunu iddia edip deizmi ve evrimi savunacak kadar ahmaklığını açıkça sergileyen, İslâm tarihini, hadis ilim ve usulünü ve hatta Arapça’yı bile bilmeden “hadis musahhihliğine” soyunan Caner Taslaman gibi amatörler de destek veriyor.
İslâm’a ve onunla şeref bulan Anadolu’nun ehl-i sünnet itikadına saldıran din haini Fethullah Gülen’in fasık fikirleriyle, ifsat çalışmasıyla, ektiği münafıklık tohumuyla mücadele etmek yerine, din düşmanı olmasından ötürü değil, "vatan haini bir terörist" olarak yalnızca kendisi ve yardımcılarıyla mücadele eden (hatta bunu yaptığı bile şüpheli olan) zavallı zihniyetin, 15 Temmuz darbesi eğer gerçekleşseydi, ona Cumhurbaşkanım veya Devlet başkanım diyeceği aşikârdır.  Bunun somut bir kanıtı olan darbeler tarihi, yönetimi zorla ele geçirenlere (Hain Paşa Kenan Evren, Hain Paşa Abdülfettah Sisi vs.) boyun eğen, haktan değil, güçten korkan ve gasp edilen makamlarda oturan eşkıyalara “başkanım” diyen güruhun vebalini yazmaktadır…




( Medyamit , 10 Haziran 2016 )